5 Nisan 2011 Salı
Çatlak Testi
13 Aralık 2010 Pazartesi
AŞKIN BÖYLESİ...

Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış,
yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.
Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini' söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış;
"acelesi olduğunu, röntgen istemediğini" söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
"Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" demiş.
"Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz" deyince. Yaşlı adam üzgün bir ifade ile ;
"Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor,hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" demiş.
Hemşireler hayretle ;
"Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?"diye sormuşlar.
Adam buruk bir sesle ;
"Ama ben onun kim olduğunu biliyorum" demiş...
6 Nisan 2009 Pazartesi
GİZEM VE KISSADAN HİSSE - 300 ALTINLIK KEKLIK
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış,Kuşlar Çarşısı'nı geziyormuş.
Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.
Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor.
Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.
Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır...
"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"
Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor,
Otmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" diyor....."Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.
"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..."
Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.
Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi"
diye dövünürken;
Padişah gürlüyor:
"Bu kendi soyuna ihanet Eden bir kekliktir...Bunun akıbeti er veya geç budur."
7 Ocak 2009 Çarşamba
Gizem Ve Kıssadan Hisse - O Senin Ailenden Değil
- Ey oğulcağızım! Bizimle gemiye bin. Sakın kafirlerle beraber olma!
- Beni sudan koruyacak bir dağa sığınırım!
- Allah dilemedikçe, bugün O'nun azabından koruyacak hiçbir şey yoktur.
Hz.Nuh ile oğlunun arasına dalgalar girdi. Hz.Nuh'un oğlu da boğulanlardan oldu. Hz.nuh oğlu için çok üzülmüştü. Nasıl üzülmesinki? O kendi oğlu değil miydi? Hz.Nuh dünyada sudan kurtulamayan oğlunu hiç değilse kıyamet günü kurtarmayı arzu etti!
Muhakkak ki, ateş sudan daha şiddetlidir. Ahiret alemindeki azap daha korkunçtur. Acaba Allah, kulu Nuh'a aile efradını kurtaracağına dair bir söz vermemiş miydi? Elbette vermişti. Allah Teala sözünden caymayacağı için Hz.Nuh Allah katında oğlu için şefaatte bulunmayı istedi.
Hz.Nuh rabbine şöyle yalvardı:
- Şüphesiz oğlum benim aile efradımdandır. Muhakkak ki, senin aile efradımı kurtaracağına dair verdiğin sözün haktır. Sen hakimlerin hakimisin!
Fakat Allah, soylara, soplara değil sadece amellere bakar. Allah kendisine ortak koşanlar hakkında yapılan şefaati kabul etmez. Allah'a ortak koşan bir kimse peygamberin ailesinden biri olamaz. İsterse öz oğlu olsun! Allah, Nuh kulunun dikkatini bu hususa çekerek şöyle buyurdu:
- Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü o iyi olmayan amellerin sahibidir. O halde bilmediğinm birşeyi benden isteme. Seni cahillerden olmaktan menederim.
Hz.Nuh (a.s.) hemen hatasını anladı ve derhal Allah'a yönelerek tevbe etti ve yalvardı:
- Ey rabbim! Bilmediğim bişeyi senden istemekten sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana düşenlerden olurum. (1)
Kaynaklar:
1) Kur'an'ın Işığında Peygamberlerin Kıssaları, Ebu Hasan Ali En-Nedvi, Çev.Ali arslan, Hikmet Neşriyat,
27 Eylül 2008 Cumartesi
Ramazan ve Yetim Hakkı

O kuluma söyleyin, bir gün eli çamurlandığında, o elini silmek için bir çocuğun başını okşamıştı. Yaptığı yanlış bir şey de olsa o çocuk yetim idi. Kimse başını okşamamıştı. O kulum kotu niyetle de olsa o yetimin başını okşaması o yetimi o kadar çok sevindirdi ki; ben de o güzel yetim kulumun yüzü suyu hürmetine o günahkâr kulumu da affettim.
Bu anlatılanlar kutsi hadis midir, bir hikaye mıdır bilemiyorum. Herhangi bir kaynağını bulamadım ama biz buna menkıbe diyelim. Menkıbelerdeki asil amaç onların doğru olup olmadığını araştırmak değil, kıssadan hisse almaktır. Ama Allah’ın sonsuz rahmetini düşünürsek bu durum Rabbimiz için hiç de büyük bir şey değildir. Ben inanıyorum ki, bu insandan çok daha günah işlemiş kullarını bile Allah hiç ummadıkları hareketlerinden ötürü affedecektir. Yeter ki imanlı bir şekilde kendi huzuruna varsınlar.
Madem bu menkıbeyi anlattık, o zaman yetim konusundaki hadis-i şeriflerden bahsedelim:
Halkın içinde Allah'dan en uzak olan iki kimsedir: Birincisi, ümeranın meclisinde oturur da zulme ait sözlerinde onları tasdik eder. Diğeri ise çocukların muallimidir. Fakat onların hepsini ayni derecede eşit tutmaz. Ve yetimin hakki hususunda Allah'dan korkmaz.
Ravi: Hz. Ebu Umame (r.a.).
Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini sever misin? Yetime merhamet et, onun başını oksa ve ona yediğinden yedir. Kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin.
Ravi: Hz. Ebud Derda (r.a.)
Namaz husususun da Allah'tan korkun. Namaz hususunda Allah'tan korkun. Namaz hususunda Allah'tan korkun. Köleleriniz hakkında da Allah'tan korkun. Su iki zaif hakkında da Allah'tan korkun; Dul kadın ve yetim çocuk.
Ravi: Hz. Enes (r.a.)
Helak edici su yedi şeyden kaçınınız: Allah'a ortak koşmaktan, sihirden, hakli durum hariç Allah’ın haram kıldığı cana kıymaktan, faiz yemekten, yetim mali yemekten, savaş günü harpten kaçmaktan ve namuslu, mu'min, habersiz hanımlara iftira etmekten.
Ravi: Hz. Ebu Hureyre (r.a.)
Yetimi kendine yakin tut. Başını elinle oksa ve onu sofrana oturt. Böyle yaparsan, kalbin yumuşar ve hacetin görülür.
Ravi: Hz. Ebu İmran (r.a.)
Dört şey dört yerde nafaka olarak kabul olunmaz: Hıyanet, hırsızlık, suiistimal ve yetim malından sağlanan kazançla Hac, Umre, Sadaka ve Cihad olmaz.
Ravi: Hz. Ibni Ömer (r.anhuma)
Dört taife Cennete giremez: İçkiye devamlı, faiz yiyen, haksız yere yetim mali yiyen ve anne babasına (ailesine) asi olan. (Tövbe ederse mesele yok.)
Ravi: Hz. Ebû Hureyre (r.a.)
Yetimin başını öne doğru, babası öleni de arkaya doğru mesh et.
Ravi: Hz. Muhammed ibni Süleyman (r.a.)
Allah'a en sevgili ev, içinde ikram gören yetim bulunan evdir.
Ravi: Hz. Ibni Omer (r.anhuma)
Cennette "Darul ferah" denilen bir eve ancak mu'minlerin yetimlerini sevindirenler girer.
Ravi: Hz. Ukbe Ibni Amir (r.a.)
Kalbinin yumuşamasını istersen yetimin başını oksa ve miskini doyur.
Ravi: Hz. Ebu Hureyre (r.a.)
İnsanları acizlik içinde bırakmaktan sakının, Sizden birisi Emir veya Amil olur da kendisine dul kadın, yetim veya fakir bir kimse isi için gelir. Ona "Sen otur, isine bakılacaktır" denir. Böylece onlar acizlik içinde terk edilirler. İhtiyaçları görülmez ve onlar için bir emir de verilmez. Onlar da dağılıp giderler. Hâlbuki zengin eşraftan biri gelince, Emir onu yanına oturtur. Sonra da "İşiniz nedir" der. Adam da "İsim söyle şöyledir" der. Bunun üzerine Emir "Bunun ihtiyacını yerine getirin ve acelede edin" der.
Ravi: Hz. Ebu Hureyre (r.a.)
Yetim (babası ölmüş olan) bir çocuğun başını şöyle arkadan öne doğru okşayınız. Eğer babası varsa (öksüzse) onden arkaya doğru şöyle okşayınız.
Ravi: Hz. Ibni Abbas (r.anhuma)
Büyük günahlar yedidir: Allah'a sirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim mali yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek.
Ravi: Hz. Ebu Said (r.a.)
Üç kişiye kıyamet gününde Allah, nazar etmez; onları tezkiye etmez ve onlar için elim bir azab vardır: Okuturken yetimi ezen hoca, ihtiyacı yok iken dilencilik yapan kimse, yaranmak icin sultana dalkavukluk yapan adam.
Ravi: Hz. Ibni Abbas (r.anhuma)
Kim bir veya iki yetimi barındırırsa, sabır etse ve sevabını da umid etse, Ben onunla Cennette su iki parmak gibi olurum. (Sehadet parmağı ve orta parmağını hareket ettirdi.)
Ravi: Hz. Ibni Abbas (r.anhuma)
Bir kimse, akrabasından veya başkasından olan bir yetimi, yetim kendisini kurtarana kadar uhdesine alsa, o kimseye Cennet vacib olur.
Ravi: Hz. Adiyy Ibni Hakem (r.a.)
Emzirme müddeti geçtikten sonra sütkardeşlik yok. İftarsız oruç da yoktur. Akli baliğ olduktan sonra yetimlik yok, geceye kadar laf orucu da yok. Nikâhtan evvel de talak yoktur.
Ravi: Hz. Ali (r.a.)
Allah hepimizi affetsin.
Amin
24 Temmuz 2008 Perşembe
Gizem ve Kıssadan Hisse - Denizli Horozu

29 Mayıs 2008 Perşembe
Yoksul Adamın Akıllı Kızı - Casper_m
Malları Mülkleri Yokmuş, Ama Çocukları Çokmuş. Bir Süzgecin Ne Kadar Deliği Varsa, Onlarda da O Kadar Çocuk Varmış.
Hayatta Tek Şansları En Büyük Kızlarıymış.
Her Şeye Aklı Yeten Bu Kız, Diğer Kardeşleriyle de İlgilenir, Onları da Eğitirmiş. Bu Yoksul Ve Kalabalık Aileye Bir Köyün Ağası Acımış.
''Açlıktan Öleceksiniz. Sana Şu Tarlayı Veriyorum, Üzerine Ev de Yaparsın, Kalanını da Eker, Diker, Çocuklarının Ekmeğini Çıkartırsın.''
Yoksul Ailede Sevinç Bir Bahar Rüzgarı Gibi Esmiş O Gece. Herkes Güzel Yarınların Rüyasını Görmüş. Ertesi Gün Yoksul Köylü Tarlaya Gitmiş.
Ev Yapmak İçin Temel Kazmaya Başlamış. Bütün Gün Kazmış, Derin Bir Çukur Oluşturmuş. Aksam Olurken de Çukuru Öyle Açık Bırakıp Eve Dönmüş. Zaman Çok Geç Olduğundan Çukurun Üzerini Kapatacak Birşeyleri Bulamamış.
Gece Şöyle Bir Olay Olmuş: Tarlanın Hemen Yanında Evi Bulunan Zengin Komşusunun İneği Çukura Düşmüş Ve Ölmüş. Yoksul Köylü Komşusundan Çok Özür Dilemiş,
''Çukuru Kapatmak Gerekirdi, Ama Yapamadım. Gece Kimse Uğramaz Diye Düşündüm.''
Fakat Zengin Komşu, İneğin Bedelini İstiyormuş.Yoksul Köylünün İse Verecek Parası Yokmuş. Sonunda Kendi Aralarında Anlaşamadıkları İçin , Ağanın Karşısına Çıkmışlar. Ağa İki Tarafı da Dinlemiş, İki Tarafa da Hak Vermiş Ve Sonunda Da:
''Size Üç Şey Soracağım Bunlara En İyi Cevap Veren Bu Davayı Kazanır: Dünyada En Şişman Şey Nedir ?
İkinci Soru: En Hızlı Şey Nedir ?
Üçüncü Sorumda: "En İyi Şey Nedir ? Size Üç Gün Düşünme Fırsatı Veriyorum'' Demiş.
Kibirli Köylü Bu Sorulara En İyi Yanıtları Kendisinin Vereceğini Düşündüğünden Hiç Telaş Etmemiş.
Yoksul İse Kara Kara Düşünmeye Başlamış. Büyük Kızı Babasının Neye Sıkıldığını Anlayınca:
''Ben Sana Yardım Ederim Baba Merak Etme'' Demiş. Gerçekten de Yardım Etmiş...
Üç Gün Sonra Kibirli Köylü Ve Yoksul Köylü Ağanın Karşısına Çıkmışlar Birinci Soruya Yanıt:
Kibirli Köylüden Gelir: ''Benim Beslediğim Domuz. Çok Şişman Kerata. Her Tarafı Yağ.''
Köylü İse ;''Dünyada En Şişman Şey Hepimizi Besleyen Topraktır'' Demiş.
İkinci Sorunuza Cevabım Demiş, Kibirli Köylü: "En Hızlı Şey Atımdır. Rüzgar Gibi Gider''.
''Hayır'' Demiş Yoksul Köylü, ''En Hızlı Şey Düşüncedir''
Üçüncü Yanıta Gelince: "En İyi Şey Bu Dünyada İyilikseverliğimizdir'' Demiş Kibirli Köylü Ağaya Yaltaklanarak.
''Bu Dünyada En İyi Şey, Doğanın İyiliğidir. Bakın , O Kadar Kötü Şeyler Yapıyoruz Ama Yine de Yaşamaya Devam Edebiliyoruz. '' Demiş Yoksul.
Ağa Yoksul Köylünün Yanıtlarını Beğenmiş Ve Bu Davayı O Kazanmış.
27 Mayıs 2008 Salı
Yapılan İyilikten Daha Çabuk Unutulan Birşey Yokmuş
Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar: "Ey insan, ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."
Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar,kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır.
Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. "Çok teşekkür ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın.", "Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar.
"Bir dakika" diye seslenir kurt: "Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok."Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım." "Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur" der kurt. "Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım."
Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler. Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. "Ne vefası" der kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu..."
Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. "Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek, "Yıllardır sadâkatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur..." Kurt köylüye döner, "İşte gördün" der. Köylü De son bir çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye" diye cevap verir.
Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. "Her şeyi anladım da" der tilki,
"Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?" Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: "Gözümle görmeden inanmam..." İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar.
Köylü eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner "Sana minnettârım, beni bu kurttan kurtardın" der. Tilki de "Benim için bir Zevkti" diye cevap verir.
O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: "Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş..."....
20 Mayıs 2008 Salı
Gizem ve Kıssadan Hisse - Rıfkı Amca
Ortada ses sada yok... Uzaktan bir iki köpek havlaması duyuluyor o kadar. Rıfkı amcanın yüreği kıpır kıpır...
Akşam üzeri hac işlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı arkadaşlarıyla vedalaşmış, evine gidiyor.
Birkaç gün sonra Allah nasip ederse mukaddes topraklara doğru yola çıkacakla. Bu duyguyu ailesi ve çocuklarıyla paylaşmak için aceleci...
Tenha sokakta ilerlerken, loş ışığı henüz sönmemiş bir evin önüne geldiğinde pis bir koku burnunun direğini kırıyor.
Öyle pis koku ki, midesi bulanıyor.
"Üüffff!" diyor gayri ihtiyari,
"Bu ne pis bir koku Allahım. Leş kokusu bu be..."
Koku sebebiyle sağına soluna bakınırken loş ışıklı pencereden bir ses duyuyor ağlamaklı:
-Anne pişmedi mi daha?
Durup içeriye kulak kabartıyor.
-Az daha sabret yavrum. Az kaldı.
Bir başka çocuk sesi.
Diğer kardeşi olmalı.
-Anne çok acıktım.
-Tamam kızım pişiyor işte.
Pis koku insanın midesini bulandırıyor. Öğürmemek için çaba gerek.
Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin sesindeki mahzunluğa ne demeli... Rıfkı amca duramıyor:
"Ben altmış yaşıma gelmiş bir ihtiyarım. Merak ettim yahu. Bir gidip soracağım." diyor kendi kendine.
O zamanlar terör nerde, öyle anarşist nerde? Kimin aklına gelir art niyet... Üstelik biraz araştırsan herkes birbirini tanır.
Hele Rıfkı amca ki, Erzurum'da bilmeyen çıkmaz.
Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor kapıyı. Bir iki tıklatıyor tabii. Sonunda kapı çekingen bir şekilde gıcırtıyla açılıyor.
Tamam işte, o leş kokusu içerden geliyor.
Ama artık merak, kokuyu bastırmıştır.
Kapı aralandı işte.
Gencecik bir gelin. Otuz otuzbeş yaşlarında. Yüzüne yaşmak denilen cilbabını çekmiş kapı aralığından soruyor:
-Kim o?
-Benim kızım, ismim Rıfkı.
-Ne istersiniz?
-Yoldan geçiyordum. Sesler duydum. Halinizi merak ettim yavrum. Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak istiyorum.
O esnada zaten çocuklar da annelerinin eteğinden tutarak kapı aralığından bu meçhul adama bakıyorlar, niçin geldiğini anlamak istercesine... Rıfkı amca üstleri başlan loş ışıkta bile perperişan olan bu çocukların halini görünce koyveriyor kendini. Dünyası allak bullak oluyor. Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde, ne az önceki manevi heyecan. O yürek şimdi bir sorumlulukla sarsılıyor. Bir mü'min olarak, bu gece vakti iki küçük çocukla bu tenha sokakta loş ışığın altında hayat mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden sorumlu hissediyor kendini.
-Kimin kimsen yok mu kızım?
-Yok amca. Kocam öleli iyice naçar kaldım.
-Evine misafir olabilir miyim?
-Buyur gel ama...
Cümlenin sonundaki "ama"nın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor Rıfkı amca.
"Ne oturtacak misafir odam var, ne ikram edecek bir kahvem" denilmek isteniyor. Ne fark ederdi ki,
Rıfkı amca ne misafir köşesine kurulmak ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi bu kimsesiz ailenin halini öğrenmek. Öğreniyor tabi. Yüreği kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeri girer girmez dayanamayıp soruyor:
-Kızım bu pis koku ne Allasen.
Susuyor genç kadın.
Dudaklar titriyor. Gözlerinden aşağı inen yaşları fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle bir bakıyor, gece yarısı belki de Allah tarafından gönderilen nur yüzlü ihtiyara.
-Söyle yavrum çekinme söyle...
-Ölmüş köpek eti amca...
Ardından hıçkırıklarını koyveriyor anne.
Başını Rıfkı amcanın omuzuna koyup babasına sarılır gibi çaresizliğini anlatıyor:
-Çocuklarım aç amca. Kimsem yok. Kime gideydim?
Rıfkı amca taş mı sanki? Kim dayanır o hale? Koskoca adam, çocukluğundan beri ilk kez hıçkırarak ağlıyor, hem de çocuklar gibi:
-Allahım affet... Allahım affet!..
Çocuklar melül melül annesiyle birlikte ağlayan ak saçlı adamın yüzünden aşağı süzülen yaşlara bakadursunlar Rıfkı amca ani bir kararla anneyi omuzundan tutuyor:
-Tamam kızım, artık ben yanındayım. Sen benim kızımsın, bunlar da torunlarım. Hemen indir o leşi ocaktan. Bekleyin ben yarım saate kalmaz gelirim. Kimsede konuşacak hal yok.
Rıfkı amca kapıdan çıkar çıkmaz, ardından atlı kovalarcasına koşuyor. Hem koşuyor hem söyleniyor:
-Hacca gitmiyorum bu sene... Hacca gitmiyorum... Allahım affet... Hacca gitmiyorum...
Kendi evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor.
Eyvah, babalarına ne oldu?
Öyle ya Rıfkı amcanın göğsü körük gibi inip kalkıyor.
-Baba, bu ne hal.
-Hemen dediğimi yapın!
-Tamam da baba? Ardından talimatlar yağdırıyor herkese:
-Hanım, kullanmadığın ne kadar tabak çanak varsa hepsini çıkart. Yastık yorgan, halı kilim ne varsa çıkartın. Bu telaş üzerine Rıfkı amcanın diğer çocukları da başına üşüşüyor.
Ama baba bu. Kimse bir isteğim ikileyemez. Öyle bir saygı var o zaman. Rıfkı amca, hem ağlıyor hem oğluna kızına torunlarına emirler yağdırıyor tatlı tatlı:
-Sen badana boya için kireç vs tedarik et;
Sen keser çekiç çivi falan ayarla. Sizler yastık yorgan çarşaf çıkartın.
Sen un yağ şeker gibi erzak hazırla...
Haydi hemen yola çıkacağız!
-"Eyvaah" diyor aile, "Rıfkı amca hac sevdasıyla aklını oynattı."
Çünkü gece gündüz hac için hazırlık yapan bu adam birden ne oldu da bu hale geldi?
"Tamam bu iş burda bitti" diyor aile.
Ama bakalım ne olacak? Yarım saat sonra baba önde, yastık yorgan, mala çekiç, tencere tabak, ailesi ardında. Rıfkı amca yine aynı heyecanla kapıyı tıklatıyor. "Geldik yavrum, geldik!" diyor. Rıfkı amcanın ailesi gördüğü manzara karşısında şaşkın. Herkes nerdeyse küçük dilini yutacak. Ama az sonra işin sırrı anlaşılıyor. Bu kez görev taksimatı hemen aracıkta yapılıyor. Mağdur anne ve çocukları hemen Rıfkı amcanın evine misafir olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri hazırlanacak. Güzelce yıkanıp temizlenecek ve karınları doyurulacak.
Orda kalanlar da kadıncağızın evini oturacak hale getirecekler. Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Biri kapıyı pencereyi tamir ediyor. Biri boyayı badanayı başlatıyor.
Yastıklar yorganlar yerleştiriliyor. Kilimler seriliyor. Ev sabaha bayram evi gibi hazırlanıyor. Üstelik o gürültüyü ne bir komşu duyuyor, ne kimse rahatsız oluyor, hayret!..
Sabah ezanlanıyla birlikte herşey tamam...
Rıfkı amca ertesi gün huzura kavuşmuş, belli...
Sakinleşmiş halde, çocukları tekrar evinde ziyaret ediyor. Erzak getirilmiş çuval çuval...
Ayrıca hacca gitmek için ayırdığı parayı da genç anneye teslim ediyor.
-Amca Allah senden razı olsun. Allah gönlüne göre versin.
Birkaç gün sonra...
Hacı adayları yola revan oluyorlar... Rıfkı amca arkadaşlarını yolcu ederken bir garip halde. O mübarek topraklara gidemediği için yüreği buruk. Gerçi çaresiz bir annenin imdadına yetiştiği için de huzurlu. Bu garip duygularla yol arkadaşlarını uğurlayıp, mahzun bir şekilde arkalarından el sallarken, Rıfkı amcanın çocukları, babalarının bu haline doğrusu çok üzülüyorlar.
İkibuçuk ay boyunca hacdan dönen arkadaşlarının yolunu gözlüyor Rıfkı amca.
Hiç olmazsa onlardan dinleyecek o mübarek yerleri...
Ama Rıfkı amcanın ailesi bir kere daha şaşıracak.
Çünkü hacdan dönen arkadaşlarının soluk aldığı ilk yer Rıfkı amcanın evi.
Herkes Rıfkı amcaya gelip, hürmetle elini öpmek için eğiliyor. Rıfkı amca bile şaşkın:
-Hayırdır, hacdan dönen sizsiniz.
Ben size gelecekken?
-Sen oradaydın. Bizden sonra nasıl gittin? Bizden önce nasıl döndün sen oradan? Hacı Rıfkı?
-Yanılmış olmayasınız.
-Nasıl yanılırız Hacı Rıfkı, Bize bu yeşil akikleri hediye vermedin mi? Rıfkı amcanın buğulu gözleri uzak ufuklara dalıp giderken, hacı arkadaşları hala, ellerindeki yeşil akikleri Rıfkı amcaya gösterip onu inandırmaya çalışıyorlardı.
Yazarı Bilinmiyor
14 Mayıs 2008 Çarşamba
Çocukları Yaşamayan Kadın - Casper_m

–Ya Rabbi! Bu çocuklar bana dokuz ay yük oluyor, üç ay da ferahlık veriyor, sonra elimden uçup gidiyor. Bana verdiğin nimet gökkuşağından bile tez geçip gidiyor.
Kadının bu şekilde tam yirmi çocuğu öldü. Çocuklarının ölümünden duyduğu elemle Allah dostlarına gidiyor, dua istiyordu. Nihayet bir gece rüyasında yemyeşil cenneti gördü. Köşkün birinin üzerinde adının yazılı olduğunu fark etti. Orasının kendisine ait olduğunu sandı. Ona dediler ki:
– Burası, doğruluktan ayrılmayan kişiye aittir. Sana da nasip olması için bir hayli hizmet etmen gerek. Fakat sen Allah'a sığınmada tembellik ediyorsun, Allah da buna karşılık sana o musibetleri veriyor.
Bunun üzerine kadın:
– Ya Rabbi! İstersen yüzyıl çocuklarımı öldür, razıyım.
Köşkün bahçesine yavaş yavaş girince bütün çocuklarım orada gördü.
– Ya Rabbi! Ben çocukları kaybettim, fakat sen kaybetmemişsin!
11 Mayıs 2008 Pazar
Tahta At - Casper_m

- "Al oğlum sana güzel bir at" der.
Çocuk sevinçle ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak evin yolunu tutar. Baba gülerek kızına döner ve :
- "İşte hayat budur kızım. Bazen zihnen veya bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir şiir, bir çiçek, bir çocuğun tebessümü olabilir" der.
Hayat Aceleye Gelmez - Casper_m

Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış.
Bu adam çalışmak amacıyla çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.
Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş. Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: “Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim”. Bu işe pek aklı ermemiş ama merak işte. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış.
Nasihat şöyleymiş: "KADERDE NE VARSA O ÇIKAR”. Ve yoluna devam etmiş...
İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış.
İkinci nasihat da şöyleymiş: “GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR"
Son kalan bin akçesi ile yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyormuş. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihatı satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış.
Son nasihat ise şöyleymiş: "HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".
Parasız yoluna devam etmiş.
Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karşılaşmış.
Topluluk telaş içindeymiş.
Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki:
Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye".
Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne varsa o çıkar". Aşağı inmeye karar vermiş.
İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş.
Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım. "Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş.
Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş.
Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar, kurbağanın gözlerine aşıkmış.
Adamı salmış ve suyu bırakmış.
Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.
Adam yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış.
Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karısı genç biri ile diz dize oturuyor.
Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş : "Hiç bir iş aceleye gelmez".
Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "Bey, sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.
Hayat Aceleye Gelmez…
Mesnevi'den
9 Mayıs 2008 Cuma
Görev Şuuru - Casper_m




















