Aşk Hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk Hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2010 Salı

Sessiz Gemi -- Hikayesini Biliyor musunuz? Nazım Hikmet- Yahya Kemal ve Celile

Nazım Hikmet'in annesiyle Yahya Kemal arasındaki aşkı farkettiği an...


Celile Hikmet resimleri ile olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destan bir kadındı... İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınları arasındaydı...

1900 yılında bu dillere destan güzellik, Osmanlı’nın meşhur valilerinden Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlendi...
Türk şiirinin dünya çapındaki en önemli ismi olan Nazım Hikmet de bu beraberlikten doğacaktı...

1916’ya gelindiğinde Celile Hanım’la eşi Hikmet Bey arasında şiddetli bir geçimsizlik başladı...



***

O günlerde Yahya Kemal, Bahriye’de okuyan genç Nazım Hikmet’in şiir hocası olarak eve gelip gitmeye başlamıştı...
Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanımla, Yahya Kemal arasında filizlenen aşk kısa bir süre sonra Celile Hanımın anlaşamadığı eşinden boşanmasıyla sonuçlandı...

Tutkuyla, ateşle, kıskançlıklarla dolu tarihin sayfalarının arasına gizlenen aşk başlıyordu...
O aşkın aktörleri sadece Celile Hanım ve ünlü şair Yahya Kemal değildi...
Nazım Hikmet, Necip Fazıl hatta Celilenin yeğeni Oktay Rıfatın, yani Türk şiir dünyasının bütün ustalarının bir tarafından dahil oldukları bir aşktı o...


***
Heybeliadada okuyan genç Bahriyeli Nazım, hafta sonları okuldan çıkar annesinin yanına gelirdi...
Yahya Kemal o günlerde genç birer Bahriyeli olan Nazım Hikmet ve Necip Fazılın bulunduğu öğrenci grubuna şiir dersleri verirdi...
Yahya Kemal hafta sonları Genç Nazım Hikmete Türkçe ile şiir dersleri verirken, İstanbulun en güzel kadınlarından olan, ressam Celile Hanımla yakınlaştı...

Nazıma verdiği derslerden arta kalan zamanlarda Celile Hanım ile Yahya Kemal sanat ve edebiyatla başlayan uzun sohbetlere başlamışlardı...
Bir süre sonra bu ilişkinin kokusu Nazımın ve Necip Fazılın öğrencisi olduğu Bahriye mektebinde duyuldu...



***

Dedikoduların ayyuka çıkması üzerine Yahya Kemal bir süre okula gelmedi...
Geldiğinde karşısına öğrencisi Necip Fazıl çıkacaktı...
Hocası olan Yahya Kemale şöyle dedi:
Hocam, kibrit suyu içerek intihara kalkıştığınızı duyduk... Sınıfın bu durumdan duyduğu derin üzüntüyü size söylemek isterim...
Hocasına yönelik bu alaycı, ironik, dalga geçen tutum bir Deniz Harp Okulu öğrencisi Bahriyeli için kabul edilmez bir davranıştı...

Necip Fazıl Bu aşk ilişkisini alaycı bir şekilde ima eden sözleri nedeniyle Kodes adı verilen tahta dolabın içinde cezaya gönderildi okulda...

***

Ne ki bu Fransızcayı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, natürmort resimler yapan dünyalar güzeli, sanatçı genç kadın Celile ile Yahya Kemalin aşkı alevinden bir şey kaybetmiyordu...

HOCAM OLARAK GİRDİĞİNİZ BU EVE BABAM OLARAK...
Olayı genç Nazım Hikmet de fark etmişti...
Necip Fazıldan sonra bir gün Yahya Kemalin siyah pardösüsünün cebine bir not bıraktı...
Kâğıtta Yahya Kemale hitaben şöyle yazıyordu:
Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz...
Bu not üzerine ünlü şair, tedirgin oldu...
Bir süre Celile Hanımın evine gelmedi...
Genç Nazımla karşılaşmaktan çekindi...
Celile Hanım ise Yahya Kemal yüzünden kocasından boşanmış, bütün İstanbulun kulaktan kulağa dedikodusunu yaptığı bir aşka evet demişti...
Artık evlenmek istiyordu...

Yahya Kemal bir taraftan kadını deliler gibi kıskanıyor, diğer yandan bu evliliğe yanaşmıyordu...


***

Aşkını dile getirdiği olay inanılmazdı:
1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum...
Bu kadın yazın adada otururdu...
Ben de orada idim...
Deli divane olmuştum...
Sonbaharda Nişantaşındaki evini düzenlemek için İstanbula inerdi...
1916 Sonbaharında yine İstanbula iniyordu...
Ben müthiş muzdariptim...
Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar...
O gidinceye kadar Ada dopdolu idi...
Gider gitmez benim için boşalıverirdi...

Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbula dönecek lafı çıktı...
Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbula geldiğinde geceler düzenler, İstanbulun bütün güzel kadınlarını çağırırdı...
Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu...
Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim...
Gitmeyeceğine yemin etmişti...

Bir gece Ada Otelinde otururken, yandaki iki kişinin Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor... İstanbuldaki bütün güzel kadınlar davetli lafını ettiklerini duydum...

***
Müthiş bir acıyla yerimden kalktım...
İskeleye doğru gittim... Son vapur çoktan kalkmıştı...
Sert bir lodos esiyordu... Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepeye geçmeye karar verdim...
Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı...
Çok para verince biri ikna oldu...
Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı...
Denizde çalkalanıp duruyorduk... Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı...
Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum...
Sırılsıklam Maltepeye gelebildik...

Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım...
Yoktu...
Bunun üzerine Maltepeden Bostancıya yürümeye karar verdim...
Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım...
Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim...



***
Kan ter içinde Bostancıya geldim...
Vakit hayli geçti...
Karakola gittim. Bana bir araba bulunuz hastam var dedim...
Aradılar taradılar birini buldular..
Yine bir sürü para verdim...
Arabayla yola koyuldum...
Kadıköy, oradan Üsküdar... Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. Benimki evde mi diye sordum?

Adam halime bakıp şaşırdı: Evde, bu akşam çıkmadı! dedi, Ne diyorsun diye bağırdım? Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım...
Sözüne inanamıyordum. Çık bir bak! Evde mi? diye adamı zorladım...
Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş... Geldi haber verdi... Sanki dünyalar benim oldu...
Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim...
Sabahleyin, doğru eve çıktım... Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı... Sarmaşdolaş olduk...

***

Yahya Kemal deli gibi aşıktı, ama evlenmekten hayatı boyunca korkmuştu...
Belki, böylesi bir kadına hiçbir zaman sahip olamayacağını bilmekten, belki o beraberlikte ters bir olaydan ürkmekten, belki de genç Nazım Hikmetten ve etraf ne der diye ürkmekten?..

O günlerde Celile Hanım, Yahya Kemale bir mektup yazdı, şöyle diyordu:
Bugün Pazar belki gelirsin diye üç vapurunu pencerede bekledim...
Gelmedin mahzun oldum...
Verdiğin konferansa gelmedim, kalabalıktır memnun olmazsın diye, fakat hep aklım sende idi...
Çok çok göreceğim geldi...
Beni niye aramadın...
Sana gücendim canımın içi, pek göreceğim geldi... Ben o günden beri yani Salı gününden beri evdeyim, dikiş dikiyorum... Evimiz için çalışıyorum...

Hiçbir zaman o evlilik olmadı...
Yahya Kemal hep kaçtı o evlilikten ve beraberlikten...
NAZIM HİKMETE YARDIM ETMEDİ...
Uzun yıllar geçti bu olayın üzerinden...
Nazım Hikmet büyük bir şair olmuştu...
Sosyalistti...
Dönemin iktidarı tarafından hapislerde süründürülüyordu...
Celile artık yaşlanmıştı...
O güzelliğinden eser kalmamış üstüne üstlük kör olmuştu...
Oğlunun hapislerden kurtulması için Galata Köprüsünde açlık grevine başlamıştı o görmeyen gözleriyle anne yüreği...
Tuhaf bir rastlantı sonucu, Celile açlık grevi yaparken, Yahya Kemal Galata Köprüsünden geçiyordu...
Büyük aşkını gördü...
Ama yanına gitmedi...
Bir zamanlar Hocam olarak girdiğin eve babam olarak girmeni istemiyorum diyen genç Nazım Hikmetin kurtulması için kör gözlerle açlık grevi yapan Celileye destek imzasını vermedi...
Hızla uzaklaştı oradan...

***

Öldüğünde evraklarının arasından içinde kurumuş iki yaprak bulunan bir zarf çıktı Yahya Kemalin...
Şöyle yazıyordu:
Bu zarfın içindeki hatıra, 19 Ağustos 1930 da Sirkeci garında gece saat 10 da veda ettiğim aziz bir kadının göğsündeki çiçektendir... Koparıp verdiği bu iki yaprağı daima muhafaza edeceğim...
Celile muhtemelen bu aşkın devam etmeyeceğini anladığı gece Parise giderken, Sirkeci Garında vermişti Yahya Kemale göğsünde duran o iki yapraklı çiçeği...

SESSİZ GEMİ...

Yahya Kemalin Sessiz Gemisi hep ölüme yazılmış bir şiir olarak bilinir...
Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri...
Yahya Kemalin hayatındaki en büyük aşkı olan Celilesinin Adadan gemiyle İstanbula uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır...
Ölümdür elbette Sessiz Geminin konusu...
Ama aşkta aranan ölümdür ve Celilenin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemalden esintiler içerir...



***
Artık demir almak günü gelmişse zamandan...
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan...
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol...
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol...
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli...
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli...
Biçare gönüller!.. Ne giden son gemidir bu...
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu...
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler...
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler...
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden...
Birçok seneler geçti dönen yok seferinden...

6 Ocak 2009 Salı

Hoşgeldin Can'ıma Cantanem




Geceydi seni bana taşıyan...Sen geceye yakındın, bende sana....Ağır aksak işleyen zamanın düşürdüğü tuzaklardan kurtulup geldin, hoş geldin.Korkularınla, sırlarınla ve sadece gözlerine derin bakanların görebileceği acılarınla geldin, iyi ki geldin.....

Bekleyişlerimin içine hapsettiğim özlemlerim vardı.Nicedir kimseyle paylaşmadığım hüzünlerim.Soramadığım sorularım.. Hatırladığımda yüreğimde yaratacağı o korkunç sızıyı duymaktan korktuğum için beynimin bir köşesine fırlatıp attığım ve bir daha hiç dokunmadığım anılarım vardı....Şimdi özgür bıraktım özlemi.Şimdi hüzünde sevinçte doyasıya yaşanıyor bende.Sorular cevabını buluyor, anılar canlanıyor çünkü sen geldin.

Susmak ne çok akıllandırmış beni... Ne çok biriktirmişim kelimelerimi....Bir bir dökülürken dilimden sevda sözcükleri senin o tedirgin duruşun bile durduramıyor beni."Seni soluyan bir rüzgara kapılmış gidiyorum.", yüreğimi bir yelken gibi açtım, seninle dolduruyorum.Seninle olmanın, seni yaşamanın ve zamanı sadece seninle paylaşmanın eşsiz hazzını duyumsuyorum, ne iyi ettin de geldin.....

Bir büyüysen bozulma. Bir hayali yaşıyorsak kaybolma. Hep biz çözecek değiliz ya gerçeğin düğümlerini, bırak kendi halinde kalsın. Ruhuna talibim ben asıl gerçek bu. Kaçışlardan bıkmış, hep yarım kalmış ruhum da bir tek seninle doyuma ulaşacak, kendini bulacak. Dedim ya, sen geldin.Bir de mavi var öyle ya..... Nereye saklamıştım maviyi ? Kimlerden gizlemiştim de yok sansınlar istemiştim ? Bak, güneş bile mavi mavi parlıyor görüyor musun ? Yavaş yavaş yok oluyor yüreğimin gri katmanları.




Maviyle anılıyor görebildiğim her şey.En çok maviye tutkunum ben, bu yüzden mavi sen oluyorsun, çocuk gibi seviniyorum. Sen maviyle geldin..Sahi , çocuk olmayı ne kadar özlemişim ben... Senin içindeki çocukla oynayacak bendeki çocuk. Yalansız ve saf olacak. Kumdan kaleler yapacak, içine seni koyacak. Kaleyi yıkacak, seni kurtaracak, kahraman olacak.Çığlıklar atacak, yorulmayacak, sensiz hiç bir oyunda "ebe" olmayacak.

Korkma , içindeki o çocuk hep yaşayacak, kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğim.Çünkü sen o çocukla varsın, o çocukla geldin.Yoktum ben , senden önce yoktum sanki. Sen geldin varlığını bildim. Sen geldin bir dokunuşun, bir öpüşün nasıl da büyük bir hazza dönüştüğünü gördüm. Sen geldin ben oldum, aşk oldum.Sen geldin....ama ne güzel geldin... Hoş geldin canım Can tanem....


28 Eylül 2008 Pazar

Severim ben Eylül’ü

Severim ben Eylül’ü...
Günah keçisi olmasından mıdır,
kendini bahar gibi savunma telaşında olmadığından mıdır,
hüznünden midir?
Nedir bilmiyorum ama severim.
Bir Eylül gecesinde hüzne verdiğim gamzelerimi,
yine bir Eylül gecesinde hayatın bana geri vereceğine ümit edip inanarak.
Hoş geldin Eylül diyorum,
şimdi bende olsan da zamansız.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Nereden Sevdim O Zalim Kadını - Gerçek Aşk Hikayesi


Hüzzam makamında bir aşk hikâyesi

Selahattin Pınar - Afife Jale

Sahne 1:
1902 doğumlu Selahattin Pınar, Ticaret Mektebi'ni bırakıp müziğe başladı. Oysa babası eski Denizli milletvekili Sadık Bey, onun hukukçu olmasını istiyordu. Bir gün Denizli'den gelen eşraf için kurulmuş bir sofrada Sadık Bey'e oğlunu sordular; Selahattin de sofradaydı. Sadık Bey o yokmuş gibi "Selahattin çalgıcı oldu" dedi.

Selahattin ayağa fırladı ve "Babacığım, rica ederim, ben çalgıcı değil, sanatkârım" diye diklendi.

Sadık Bey, pek sevimsiz bir küfürle yanıtladı bu çıkışı...

Bunun üzerine Selahattin Pınar, ceketini alıp sofrayı terk etti.

Kapıdan çıkarken döndü ve şöyle dedi:

"Babacığım, bir gün gelecek, benim adımla anılacaksınız."

Sadık Bey, yanı başında bulunan gaz lambasını oğluna doğru fırlattı. Çıkan yangını güç bela söndürdüler. Selahattin kapıyı çarpıp çıkmıştı bile...

Asla baba evine dönmeyecekti.


2341

Sahne 2:

1902 doğumlu Afife Jale, İstanbul Kız Sanayi Mektebi'nde okuyordu. Ama onun aklı tiyatrodaydı. Oysa Müslüman kadınlara sahneye çıkmak yasaktı. Buna rağmen 16 yaşında talebe olarak Darülbedai'ye başvurdu ve kabul edildi.Babası Hidayet Bey, kızını bu sevdadan vazgeçirmek için çok uğraştı. Başaramayınca sertleşti. Ona "Fahişe" dediği bir gün "Benim Afife diye bir kızım yok" diye gürledi.

Zaten Afife artık sahnede, "Jale" adını kullanıyordu. Sanatı için baba evini terk etti.


2340

Sahne 3:

Hicaz makamındaki o Selahattin Pınar bestesindeki gibi, "Bir bahar akşamı", rastlaştılar. İstanbul Kuşdili çayırında... Hafız Burhan konserinde... Selahattin Pınar, üstadın arkasında tambur çalıyordu. Nicedir saz salonlarının en sevilen besteci ve icracılarından biriydi. Afife Jale ise Darülbedai'de sahneye çıkarak "Tiyatrodaki ilk Müslüman kadın oyuncu" olarak tarihe geçmiş, ancak tiyatro zaptiye tarafından basılınca kapı önüne konulmuştu. İşsiz, sahnesiz ve kimsesizdi.

Acısını yatıştırıcı haplarla dindirmeye çalışıyordu.

İkisi de 25 yaşındaydı.

Belki de güftedeki gibi "İçimde uyanan eski bir arzu/ dedi ki

Yıllardır aradığım bu/ şimdi soruyorum büküp boynumu/ Ah, daha önceleri neredeydiniz" dediler. Ve evlenmeye karar verdiler.

Sahne 4:

Gençliklerini acılar içinde harcamışlardı.

Evlenince hayat boyu ıskaladıkları her şeyi birlikte yapmaya çalıştılar.

Evde saklambaç oynadılar. Bahçede enginar yetiştirip yarıştırdılar.

"Bir çocuk resmi" kıvamında şiirler yazdılar.

Pınar çaldı; Afife dinledi.

Ancak güzel günler uzun sürmedi.

Afife, tiyatrosuz yaşayamıyordu ve tiyatronun boşluğunu uyuşturucularla dolduruyordu. Suriyeli bir eczacı onu morfine alıştırmıştı. Selahattin Pınar, bir gün eşinin öğle uykusu için çekildiği odasının anahtar deliğinden içeri baktığında, damarına morfin şırınga ettiğini gördü ve çöktü. Morfin için eczacıyla ilişkiye girmişti Afife...Ama Pınar, eşine öfkeden çok, merhamet duyuyordu.Onu hayata döndürebilmek için çırpınmaya başladı. Sürekli melankolik besteler yapar olmuştu.

Sahne 5:
Çırpındılar, bu gidişi geri çevirebilmek için...
Olmadı!
Selahattin Pınar, kendisi de morfin tuzağına düşer gibi oldu. Bunun üzerine Afife, "Terk et beni" diye yalvardı ona... "Yoksa sen de mahvolacaksın, bırak beni gideyim" dedi.
Pınar, 6 ay sonra Afife Jale'yi terk etti. Şimdi ikisi için de en kötü yıllar başlıyordu. Afife, kimsesiz ve beş parasız, tenha parklarda yatıp kalkar, aşevlerinde karnını doyururken ayrıldığı eşinin kendisinin ardından yazdığı şarkıları taş plaktan dinleyip ağladı. Ayrılık acısını yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pınar ise hiç birlikte yatmayacağı bu kadından kısa sürede ayrıldı.

Son sahne:
Afife Jale, kimsesizliğinin, terk edilmişliğinin, yoksulluğunun son durağı Balıklı Rum Hastanesi'nde, bir deri bir kemik veda etti hayata...
Ölümü, gazetelere haber bile olmadı. Cenazesine 4 kişi katıldı. Mezar yeri de mektupları ve fotoğraflarıyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu...

Selahattin Pınar, Afife'nin ölümünün ardından paraladı kendini... Nice ölümsüz, hicran dolu besteye imza attı. Son katıldığı radyo programında "Hatıralar" şarkısını seslendirdi:

"Beni de alın koynunuza hatıralar/
dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar"
Bir süre sonra müdavimi olduğu Todori meyhanesine gitti; doktorların yasak ettiği ne varsa hepsini ısmarlayıp sofrayı döşetti. Rakısını yudumlarken son nefesini verdi. "Her yıl ölüm yıldönümümde mezarıma bir büyük rakı dökün" diye vasiyet etti. Son yolculuğuna mezarlıkta kendi bestesi çalınarak uğurlandı:

"Söndü yadımda akisler gibi aşkın seheri..."

10ua4

Nereden sevdim o zalim kadını

Bana zehir etti hayatın tadını

Söylemem sormayın asla adını

Bana zehir etti hayatın tadını

11 Mayıs 2008 Pazar

Bir Kadının Güncesi - Casper_m

Rüzgarda kapatmayı unuttuğum pencereler gibi çarpıyor kelimeler kafamın içinde. Halimse, İstanbul'un yüzüme yansıması gibi.. Onun gibi her telden, içiçe, yitik ama hala görünür keskinlikte.. Şiirlerimi sayfa sayfa koparıp gemi yapmaya karar verdim. Mısraların hepsi sana ait zaten ama ya gemiler?

Merak etme gemilerden önce ulaşacak sana ait olan ne varsa. Hayallerimden mi konuşalım? Hayır bu iyi fikir değil. Onlarda günden güne seyrekleşiyorlar, tıpkı saçların gibi...Biraz daha bükülüyorlar. Onları yazsam, hepsi italik olurdu.. Gülme, valla öyle olurdu şekilce.

Birazdan, kentin kalabalığına karışacağım. Vitrinlere bakarken, onca renk arasında sevdiğim rengi arayacak yine gözlerim. Hani bir sürü fotoğrafa bakarız ama illa sevdiğimize dikkat kesildiklerimiz vardır, işte onun gibi şeyler dolduracak geri kalan günümü. Bir de biten parfümümün yenisini alacağım. Evet, O eşsiz, aziz, yüce Önderin doğum yılı ile aynı olan kokuyu kullanıyorum; 1881..

Sonra mı? Evime döneceğim ve mevsimden yana dertli tarafım çıkacak ortaya. Kar yağmıyor diye sızlanacağım.Senin bana verdiğin cam küreyi sallayıp, o masallardakine benzeyen şirin evin üstüne yağan yapay karları izleyeceğim bir müddet..

Duyuyor musun? Hayır tabi ki duymuyorsun!.. Bill Douglas'ın Sweet Dancer'ı yükseliyor odanın içinde. Seninle ortak yapımımız olan tabloya bakıyorum.

Renkleri ne de güzel kullanmışız!..Sorumsuzca, özgürce..Fırça dansçı olmuş, gezindiği her yerde ayak izleri var..Elimde mi? Hayır fırça yok..Kadeh var içinde martini danseden. Havaya kaldırıyorum şimdi onu, tabloya, sana, hayata, bana...

Hayata kaldırmışken aklıma geldi de, bir ara hayatıma anlam yüklüyordum ama yarıda kalıyordu. Her defasında errorle mücadele edip durdum. Hani bir tişörtüm vardı anımsadın mı? İstanbul loading.. diye. İşte onun gibi..

Bazen insan kendini trafik lambasındaki sarı ışık gibi hissediyor. Varolduğu belli fakat işlevselliği yok. Bir çok şeyin tadı kekremsi ya da noksan. Çerçevesiz resim, resimsiz duvar, duvarsız çivi misali...

Tamam, tamam..Avaz avaz susuyorum valla. Kötümser miyim? Hiçte değil. Arada ruhhalime ters rüzgarlar esiyor, kötümser bir etek başıma geçiyor..Gözlerim görmüyor. Öyle bir karanlık hali işte..

Diyorum ki, yaptığım her şey sıfırsa, bir tek rakam yetecek günün birinde hepsinin başına. O an tüm sıfırların paha biçilemez bir anlamı, önemi ve yeri olacak. O gün hangi gün? Hangi ben olacağım bilemiyorum..

Yoo..tabii ki kendimi seviyorum. Ben yalnızca yapmak istediklerimden demvuruyorum bilirsin.. Ya sen ne yapıyorsun şimdi? Hala evinin arkasındaki o salıncak duruyor mu? Hoşlanırdım ondan biliyorsun..Senden daha çok hoşlanırdım o ayrı tabii..

Ben yazmaya doyamam ama şimdilik biraz doymuş gibi yapayım. Sayfa da biraz dinlenmiş olur böylece.Elimi kalemden çekip, hamurun içine bırakacağım az sonra. En sevdiğin kurabiyeler için. Hımm..vanilyanın kokusunu alıyorum şimdiden...

Gökçe Gerçek

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Yeşil Gözlüm - Casper_m

Yeşil Gözlüm

Günlerim karanlıkta kaybolan renklere benzemeye başlamıştı o günden beri.
Hayatımın ne zaman başladığını bilmiyorum ama, hayatımın son gününün o zaman olduğunu biliyorum.
Başlangıç olarak aslında ruhumun derinliklerinde bir fikir var.
Bir sonbahar günüydü ve hava serindi.
Bir iki saat önce, geçtiğim bu soğuk ve ürpertiçi ağaçların arasında annesini kaybetmiş bir çocuğun içinde kopan felaket gibi fırtına esiyordu.
Soğuktan kafamı kaldıramıyordum.
Vücudum buz tutmuş gibiydi.
Ağaçların arasından geçerken bilmediğim bir nedenden dolayı başımı kaldırdım.
Başımı kaldırmamla onun bahar yeşili gözleriyle cehennemin karanlıgında kaybolmuş gözlerim bir araya geldi.
Ne yapaçağımı şaşırdım az önce soğuktan donan bedenim şimdi günahlarından dolayı cehennem ateşine atılmış insanlar gibi yanıyordu.
Kız yanımdan geçerken,kalbimde onla beraber gitmek istedi.
Kızı gizlicene takip etmeye başladım.
Öyle kendimden geçmiştimki nereye gittiğimin farkında bile değildim.
Kız bir kapıdan içeri girmişti.
Kendime geldiğimde heyecanım iki kat arttı.
Ne yapacağımı şaşırmıştım.
Çünkü kız bizim mahalledeki bir eve girmişti.
Ne yapacağımı şaşırdım.
Koşarak eve gittim.
Kardeşime olan biteni anlattım ve yeri kalbime kazınmış olan evi gösterdim.
Kardeşim bana orda olan, senin dediğin şekilde oturan tek bir kızın olduğunu ve adının Merve olduğunu söyledi.
”Mervemi”ismi o anda kalbime kör hançerlerle kazındı.
Açımı çekiyordum anlıyamadım.
Kızla konuşmak istiyordum.
Ama o cesareti kendimde bulamıyordum.
Ruhum bu cesareti ararken.
Zaman hızla aktı.
Saniyelerdakikalara;dakikalarsaatlere, saatlerse günlere dönüşmüştü.
En sonunda ruhumun derinliklerindeki ateş cesarete dönüştü.
Gözümün önünden ağaçların arasındaki o gözler bir an olsun kaybolmuyordu.
Bilinçsiz bir şekilde kendimi kızın kapısının önünde buldum.
Uzun süre kapının önünde bekledim.
Bir kaç dakika sonra cesaretimi toplayıp kapının ziline bastım.
Kapı yavaşça açıldı. Kapıyı açan genç bir kızdı.
Gözlerine baktım gözleri ormanda gördüğüm o gözlere hiç benzemiyordu.
Kendimi toparladım ve Merveyi sordum?Kız birden ağlamaya başladı.
Kız ağlamaklı gözlerle Merve’nin dün akşam hastaneye kaldırıldığını ve bu sabah öldüğünü söyledi.
Birden kendimi kaybettim eve koştum.
Yüzümü yıkadım ve kafamı kaldırıp aynaya baktığımda, birden kalbim deli gibi atmaya başladığını hissettim.
Çünkü aynada kendi gözlerim yerine onun gözlerini görüyordum.
Koşarak evden çıktım.
Ormanda her zaman hayata küsüp dertlerimi ağaçlarla paylaştığım bi uçurum kenarı vardı.
Kenarına kadar yürüdüm.
Bir kaç dakka etrafı seyrettim.
Birden ağaçların arasındaki o gözler belirdi.
Onlardan başka hiçbir şey göremiyordum.
Bu sefer korkmuyordum.
Gözleri kaybetmemek için yürümeye başladım.
Birden ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim.
Gözlerim karardı.
Hiç bir şey göremiyordum.
Ayaklarımdan yukarlara doğru garip bir açı vücudumu sarmaya başladı.
Birden bir ışık belirdi.Işığa doğru elimi uzattım.
Ve kendimi tekrar o ağaçların arasında buldum.
Kafamı kaldırdım gözleri aradım.
Tam kafamı ümütsizlik içinde eğerken elime bir elin dokunduğunu hissettim.
Kafamı kaldırdığımda bir an ağlamak istedim.
Çünkü O tam karşımdaydı.
Elimi tutmuş ve sadece gözlerimin içine bakıyordu…

Öyle Birşeysin ki - Casper_m

Bir dilin bütün sözcüklerini kullansam, seni tarif edemeyeceğimi biliyorum. Ulaşılmaz oldu hep sana dokunmak,hissetmek...Ve dolu dolu yaşamak isterken seni,kocaman yanlızlıktı payıma düşen...

Payıma düşen herşeyi erteledim ama erteleyemediğim bir şey vardı,sana benziyordu. Su olsan dokunduğumda bozulurdun, bozulmayan bir şeysin...

Gidilecek bir yer olsan, sonu olurdu sevgimizin, sonu olmayan bir şeysin...

Uykuda görülecek bir rüya olsan, uyanırdım. Beni rüyamdan uyandıramayacak bir şeysin....

Seni, gözlerinden,üç ırmağın birleştiği yerden öpsem gözlerindeki sonsuz mavi ırmaklar dökülür yüreğime, içime ırmaktan öte dökülen bir şeysin...

Düşün ki; bir dağdan aşağı iniyoruz ve dünyada iki kişilik bir türkü kalmış, sevgiyle söylüyoruz, Öyle bir şeysin...

Seni düşündükçe yoruluyorum desem, dünyanın en büyük yalanı olur. Yalanım yok!

Bugünden yarına ne kalır bilmem ama sen kalırsın sevgilim.Tıpkı yatağı değişmeyen ırmak gibi. Bana hep kendimi hatırlatan bir şeysin...

Uzaksın, yakınsın, özlenensin ama bugün değil yarın gibi bir şeysin...

Fırtınalı bir denizin en sakin limanı sensin...

O limandaki tek yolcuda ben!

9 Mayıs 2008 Cuma

Kız Kulesic- Casper_m

“Çok eski zamanlarda, Üsküdar sırtlarında, “Aşk ve Güzellik” tanrıçası Aphrodite adına yapılmış büyük ve ünlü bir tapınak vardı. İşte, efsaneye konu olan, güzelliği dillere destan Hero, genç kızların rahibelik yaptığı bu tapınakta, kumrulara bakmakla görevliydi. Her sene, soğuk kış günleri yerini ilkbaharın çiçekli günlerine bıraktığında, tabiatı süsleyen, güzelleştiren tanrıça adına bir bayram yapılırdı. Bu ilkbahar şenliğine çevre şehirlerden, kasabalardan akın akın insanlar gelir, bayram süresince yenilir, içilir, eğlenilir; ümitsiz aşıklar kendilerine aşk vermesi için Aphrodite mâbedinde tanrıçaya yalvarırlardı. İşte güneşin insanın içini ısıttığı, kuşların ötüştüğü, çiçeklerin rengârenk açtığı, denizin kokusunu dört bir yana saldığı bir ilkbahar sabahı, Boğaz’ın öteki yakasında oturan Leandros adlı yakışıklı delikanlı da hayatında ilk kez bu bayrama katılmak üzere tapınağa geldi. Aphrodite onun yakarışlarını duymuş olmalı ki karşısına güzeller güzeli Hero’yu çıkardı. İki genç birbirlerini görür görmez aşık olmuşlardı. Ama aralarında aşılması güç bir engel, ‘deniz’ vardı…
Leandros yaşadığı şehre dönmeden önce sevgilisine, aralarındaki denizin aşklarına engel olamayacağını söyledi. Eğer Hero, denizin durgun olduğu gecelerde kulede bir ışık yakarsa, Leandros yüzerek onun yanına gelebilirdi. Gerçekten de yaz boyunca iki sevgili denizin durgun olduğu her gece buluştu. Fakat güz bitti, kış yaklaştı. Ilık esintile yerini lodos ve poyraza bıraktı. Denizin çırpıntıları birbirini izleyen iri dalgalara dönüştü. Bir sabah Hero, Leandros’u uğurlarken artık iki kıyı arasında yüzmenin tehlikeli olacağını söyleyerek sevgilisine bir süre gelmemesi için yalvardı. Leandros istemese de O’na verdiği sözü tuttu. Ama Hero’ya olan özlemi gün geçtikçe büyüyordu. Kederini, acılarını azaltmak için her akşam oturup karşı kıyıyı seyrediyordu. Yine böyle bir akşam kulede yanan ışığı gördü.

Sevgilisinin çağırdığını düşünerek kendini dalgaların arasına bırakıverdi. Oysa ışığı yakan Hero değil, iki sevgilinin gizli gizli buluştuğunu farkeden tapınak yöneticilerinden biriydi. Hero’ya kavuşacak olmanın heyecanı içindeki zavallı Leandros, bir yandan azgın dalgalarla boğuşuyor, bir yandan ışığı yitirmemeye çalışıyordu. Tam Üsküdar kıyılarına yaklaşmışken ışık birden söndü. Denizin ortasında acımasız bir karanlığa gömüldü Leandros. Önce rüzgârdan söndüğünü sandığı ışığın yeniden yanmasını bekledi, oysa ışık bir daha yanmadı. Ve Leandros dev dalgaların arasında kayboldu. Hero’ya gelince, ertesi sabah tapınağın altındaki kayalıklarda buldular onu. Zamanla Leandros’un kaybolduğu yerde bir kayalık oluştu. İşte “Kız Kulesi” Leandros’la Hero’nun anısına dikildi.
Kim bilir belki ışığı başka aşıkların yolunu aydınlatsın diye!…

8 Mayıs 2008 Perşembe

Şiir Defterim - Casper_m

Bir şiir defterim vardı,yıllar önce...sevdiğim şiirleri yazdığım...o zamanki mecmualardan kestiğim resimlerle,süslediğim...o şiirlerden esinlenerek,sevdiğim kıza yazdığım şiirlerim...böyle şeylerle uğraşmak boş şeyler sayılırdı...varsa yoksa okunmalıydı...hele erkek çocuksanız hepten garip sayılırdı...gece yarıları kalkıp ders çalışma bahanesiyle onları okuyup,yazardım...Sonra yatağa girip,parmaklarıma yapışan uhuları dişlerimle kazıyarak düşler kurup,sevdiğim kıza kavuşabilmenin hayalleriyle uykuya dalardım...için için o kız için yanıp tutuştum...senelerce uğraştım benim olsun diye..sonra!!! neydüğü belirsiz biri aldı...çaldı...kopardı...benden..o an kendi ellerimle paramparça ettim defterimi...Köşe bucak kaçırdığım,herkeslerden gizlediğim o defteri yok ettim ...Ve ondan sonra ne bir şiir okuyabildim,ne de bir şey yazabildim...sevmek diye birşey olmadı ondan sonra...hayaller bitti,rüyalar tükendi...yıllar sonra,Kayseri'den Ankara'ya iş için gitmek üzere otobüse bindim...sıcak bir havaydı,bunaltıcı...bir gün öncesinden uykusuz gecen gecenin ardından,biner binmez iki üç saatte olsa uyurum dedim...koridor tarafında oturuyordum...bir ön çaprazıma genç bir kız oturdu...otobüs hareket etti.uyumak için gözlerimi kapattım...neden sonra bir hışırtıyla gözlerimi açtım...O genç kız çantasından bişeyler çıkartıyordu..Beni ilgilendirmezdi ama nedense göz ucuyla,bakıverdim...Çıkardığı bir şiir kitabıydı...açtı okumaya başladı..onca seneden sonra hiç bu kadar yakın olmamıştım şiirlere..çevir başını o tarafa okuma sen onları unuttun desemde,gözlerimi alamıyordum bir türlü...demek ki onca seneden sonra şiire olan sevdam beni alamıyordu bakmaktan...sonunda Ankara'ya vardık...kalacağım otele geldim..aklımdan birtürlü çıkmıyordu şiir defterim...ve başladım düşünmeye ,acaba onca seneden sonra yazdığım bir şeyleri hatırlayabilirmiyim diye...nafile,hiç bir şey hatırlayamıyordum...uyuya kalmışım..aniden uyandım,bir iki mısra dökülüverdi...hemen kağıt kalem alıp başladım yazmaya...mutluluğu bulmak kolay mı acaba?/erişilmesi güç bir rüya mı yoksa_/razı olma kaderin acımasızlığına/aldanma kimseye hayatın boyunca/lakin bulunmaz mutluluk uğraşmayınca/...Acaba bunu hangi şiirin altına yazmıştım...uğraştım da ne oldu?hala o kız için yanmaktan başka bir işe yaramadı...ah,defterim şimdi olsan ne çok işime yarardın...bu sefer kendi yazdıklarımın altına bişeyler bulup yazardım...buna bulduğum gibi...mutluluğu bulmak için uğraşma boşuna/eskiyi düşünüp zehretme hayata/rahat ol kimseyi takma kafana/ağlayıp zırlayıp sızlanma bir daha/leylayı düşün nasıl yanmış mecnuna/...İnanamıyordum!!! hiç tanımadığım birinin ,kısacık bir anın ,bunları bana yaptıracağına...Bu bir başlangıç olabilirmiydi benim için..yeniden sevebilir,güneşi,toprağı,yeşili,börtü böceği görebilirmiydim...başlamalıydım...hayatı unutsamda yaşanmalıydı...bundan sonra acemice de olsa birşeyler karalarsam,onların içinde sende olacaksın genç kız...sen bunların sana olduğunu bilmesende,ben her gece bir yıldıza bağlayacağım sana getirsinler diye!!!

''yeni başlangıçlara, gerçek sevdalara''

''Ummadığınız anda, hayatınıza giren biri,sizi karanlığın içinden çıkarabilir.''

İki Kadın, İki Aşk Hikayesi… - Casper_m

Aşkın tanımı hangisinde saklıydı?
Tanımı zordu ama herkese göre aşkın tarifi değişiyordu.
Bir kadın, anne olmak için gün sayıyor.
Tek şey umurunda !!! Bebeğini göğsüne alacağı günün biran evvel gelmesi.
Umrunda olmayan diğer şeylerden biri de aldığı kilolar, ondandır bu her şeyi yiyen hali. Aldığı kilolardan bacak arasında ara yok artık.Yaz günleri ve İstanbul sıcağı ile birleşince bebesinden önce pişik oluyor kadın.Canı fena halde yanmakta, hatta yürüyememekte. Kadının canı yandıkca, aşığının da canı yanıyor.
Aşık olduğu adam, karnındaki aşklarının meyvesinin babası, aşığını özenle yatağa yatırıp pişiklere özenle krem sürüyor. Kadın biraz mahçup, biraz mağrur, ama yüreği de bi o kadar da gururla dolu.Tanrıya şükrediyor bir kez daha, eş olarak seçtiği adam için.
En yakın dostu diğer kadını arayıp anlatıyor.” İşte aşk bu,utandım bacak arama krem sürerken,hatta korktum yara olmuştu ya fena halde acaba ne hisseder diye.Hiç çekinmedi, acımı hissettiğini hissettim “diyor.
Diğer kadın çok mutlu oluyor en yakın dostu ve aşkı için.
Aşkın tanımını zorluyor kafasında en son aşkını düşünüyor, bulamıyor.
Aradan uzun zaman geçiyor.
Diğer kadın aşık oluyor.Aniden, gökden inen yıldırım gibi düşüyor aşk üzerine.Her yere şimşekler çakıyor.
Ve bir gece eski boncuklarını,artık hiç takmadığı kolyelerini düzeltiyor, başkalarına vermek için ayırıyor.
Aşığı arıyor,sakın o boncukları kimseye verme,sana onlardan kolye yapıcam diyor.Saklıyor kadın.Gri bir İstanbul Pazar gününde, özenle yıllanmış kolye ve boncuklardan kadına kolye yapıyor.Kadın adamı seyrediyor.Yüreğini daha hiç tanımadığı bir duygu sarıyor.
“İşte aşk bu, değersiz,eski birkaç boncukdan yapılan en değerli kolyede saklı “ diyor ertesi gün en yakın dostuna.
Peki aşkın tanımı hangisinde saklıydı ?
Tanımı zordu ama herkese göre aşkın tarifi değişiyordu.
Gelecek bizlere beşiyerde sunabilir,
Yeter ki beklerken zamanı kaçırmamalı , unutmayın zaman kimseyi beklemiyor.
Ve zaman altın kadar değerliyse ; yaşamın sana taktığı yüzgörümlülüğünü hiç boynundan çıkarma. ??

Ve Seni Hala Özlüyorum - Casper_m

Seni ilk gördüğüm an başka kim varsa silinip gitti hayatımdan. Tatlı anılar bir yana, bana acı vermiş kim varsa,hangi olay varsa , o an zihnimden silinip gitmişti Yepyeni, tertemiz bir başlangıçtı bu. Yaşamın iki yüzlülüğünü, yalancılığını, ihanetlerini, kalleşliklerini soyunup karşına en saf, en yalın benliğimle çıkmıştım. Sana ait olanı yaşamak istiyordum. Aşksa aşk,sevinçse sevinç, hüzünse hüzün, acıysa acı.
Senden gelen ve gelecek hiçbir şey korkutmuyordu beni. Sen yanımda olduktan sonra her şeye dayanabileceğimi biliyordum Ne desem de sevdamı anlatsam diye düşünüyordum. Bugüne kadar söylenmiş en güzel sevda sözcükleri bile sana duyduğum sevgiyi ifade edemeyecek diye korkuyordum. Dünyanın bütün dilleriyle Seni seviyorum desem yetecekti biliyordum. Nereye gidersem gideyim yanımda görüyordum seni. Hiç yalnız değildim bu yüzden. Hiç ama hiç bitmesin istiyordum. Ama ben bile nasıl olduğunu bilmediğim bir gün bitti işte. Hep bugüne kadar kendi kendime neden? diye sordum. Ama cevabını bulamadım.
Beni kırgınlıklarla,çelişkilerle,cevabı sende olan bir sürü soruyla ve bitmek tükenmek bilmeyen keşkelerle bıraktın. Bana onca acı verdin ama düşmanın olamıyorum Her gün alabildiğince yanıyor yüreğim... istesem de istemesem de seni özlüyorum. Bilmem biliyor musun?
Gayem sana zarar vermek, seni incitmek, kırıp dökmek değildi... acılarına, yaşam mücadelene,gözlerinde bulduğum huzura ortak olup, yüreğimi yüreğine, ömrünü ömrüme katıp, seni mutlu etmek istiyordum. Ben senden sadece sana verdiğim sevgiyi kabullenip, bu sevgiyi yaşamanı istemiştim. Ama sen ne yaptın? Yüreğimde kalıp,saltanat sürmek varken,beni sıradan bir şeymişim gibi elinin tersiyle ittin.
Soruyorum sana, çok sevilmek bu kadar kötü müydü? Gerçekten böylesine ağır mıydı? Sana bu sevgiyi vermekte bu kadar direttiğim için beni bağışla. Adı üzerinde,sevdaydı bendeki... bütün güzelliklerini, bütün kainatı seni sevmesi için birine verseydin,yine de bu kadar çok sevilemezdin. Yüreğimi koparıp atmak bu kadar kolay olsaydı, hiç düşünmeden koparıp atardım. Başımı ellerimin arasına ne ilk ne de son alışım... İlk acım değil ama en büyük acımsın. Bir limandayım ve senin bindiğin gemi çoktan uzaklaşıp gitti... Canım acıyor ve seni hala özlüyorum...

6 Mayıs 2008 Salı

Asırlar Kadar Uzaksın...- Casper_m


Asırlar Kadar Uzaksın...
Neşelerim gideli çok oldu, elimde hüzün tanecikleri. Sevgiler yerine kalbime kül doldu, ardımda geçmişin parmak izleri. Gitmelerden kalan, bitmez tükenmez bir hasret, günlerimin doğuşunda güneşte balçık var. Sensizliğin doğurduğu acılarım, karıştı yağmurlara ve her damlada balyoz oldu vurdu kalbime. . .
Yazılarım öksüz artık, anlamları yok. Sen gittin ya, artık benim yaşamama gerek yok. Işığını kaybeden bir insan, nasıl karanlıkta yolunu bulamazsa, sırtına bindirilen yükü, bir hamlede üstünden atamazsa, gittiği yoldan dönemezken, yalnızlığın acı türküsünü mırıldanıyorsa, işte hayat bitmiştir o zaman benim için. İşte o zaman bir daha filizlenmez baharım, işte o zaman gidenlerin ardından ağlarım, işte o zaman yas tutup geceleri gündüzlere katarım… Giden gittiğinde, nereye olduğunun önemi kalmaz artık. Gitmiştir, arkasından ağlamaktan ve gözyaşlarını ona adamaktan başka bir şey gelmez elinden, yok olursun. Sevda bu mudur diye sorarsın kendine sonra, bu mudur? O giderken, sen hareket bile edemeden, gidişini seyretmek midir sevda? Ardından karalar bağlayıp, onu başkalarının kollarında gördüğünde kahrolmak mıdır sevda?
Sevilmekle başlar insan hayata da, peki neden sevmekle son verir ki? Gözlerinde güneşi gördüğü kişiyi, neden her keresinde, yeniden kaybeder ki? Göremediği duvarların ardını bilemezken insan, ne var ne yok orada acaba, belki kocaman bir yılan, belki asırlar boyu hiç bozulmayacak kadar saf olan bir sevgi, bu ucu bucağı belli olmayan muammanın tam ortasına, neden yerleşmiştir ki? . .
Sevinçlerini yaşayıp, mutlu olabilmek için çırpınırken, neden her defasında bir çapanoğlu çıkıp da huzurunu kaçırır ki? . .
Uzaksın bana artık sevgilim, burnumun dibindesin, ama asırlar kadar uzaksın. . .
Gözlerin eskisi gibi bakmıyor artık gözlerime, beni ne kadar sevdiğini söylemiyorsun. Öyle üzgünüm ki, biz böyle mi olacaktık, böyle mi kopacak, böyle mi ayrılacaktık? Anlatamadıklarım var, söyleyemediklerim, dilimin ucundayken vazgeçtiklerim var, gidemememe sebepler var, anılar, geçirilen iyi ya da kötü günler var. Nedir beni sana böyle bağlayan, nedir vazgeçmemem için hiç durmadan savaşan? Yoksun, uzaksın sevgilim, burnumun dibindesin, ama asırlar kadar uzaksın. . .